5 Şubat 2019 Salı

ÖLÜMCÜL KİMLİKLER ÜZERİNE AMİN MAALOUF

       

       
          

Eserin başında yazar kendisini hem Fransız hem Lübnanlı hissetmesi ve bunu açıklaması kimliğini, çıkarlar ve hak tanınırlıktan çok hissettiği duygular ve biriktirdiği anılar ile açıkladığını görüyoruz.                                                                                                                               ‘’ Özel bir dozda onu biçimlendiren bütün öğelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.’’ Maalouf’un bu tanımı kimliğin genellemesinin ne kadar doğru olabileceği sorusunu akılara getiriyor.(s. 9.)  İnsanlara kabul ettirilen kimliğin ne kadar oranda kişiyi tanımlıyor olabilir. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu Doğu-Batı tartışması aslında hazırcılığın kolaycılığın bir göstergesi. Çünkü kimlik veya genellemeler asla ama bir insanı tanımlayamaz hele ki toplum söz konusu ise bu imkânsız denecek boyuttadır. Amin Maalouf’un özel bir doz tanımı bu konuda yol gösterici olabilir. (s. 9.)
 Türkiye gibi köprü durumunda olan bir ülkenin içinde olduğu durumda budur. Türkiye ne doğulu ne batılıdır. Türkiye özel bir dozda ayarlanmış, her santimetrekaresinde farklılık gösteren bir kimliğe sahiptir. Elbette bu sadece Türkiye için değil diğer bütün ülkeler için geçerlidir, Amin Maalouf’un gösterdiği bir başka nokta ise, kimliğin kazanılabilir bir şey olduğudur ve en küçük yerlerde kişiler arasında farklılıkların olmasının en basit açıklaması da budur. (s. 15.)

Aidiyetin saldırıda olduğunu hissetmek ve buna karşılık kişinin aynı şekilde cevap vermesi, alışıla gelmiş 20 ile 21 yy. gerçekleşen çoğu olayın belki de en basit açıklamasıdır. (s. 15-20.) ‘’Öteki ile yan yana yaşamaktan sıkıntı duymuş Hristiyan Batı, ifade özgürlüğü saygılı toplumlar ortaya çıkarabilmişken, uzun zaman yan yana birlikteliği uygulamış olan Müslüman dünyası neden artık fanatizmin kalesi olarak görülür. (s.52) Maalouf’un bu çıkarımı ve sorusu okuyucu bir başka sorudan diğer bir soruya sevk ediyor. Bu sorunun cevabı için iyi bir tarihi arka plana sahip olmak gerekir, bu kesin. Diğer taraftan ufuk açıcı bir soru ve günümüzde oluşan bu tabloya her bakıldığında okuyucunun aklına bu sorunun gelmesi muhtemeldir.
Cevap verilecek olsa, şu şekilde olurdu;                                                                                    İslamiyet’in doğuşundan 150-200 yıl sonra ki oluşan devletlerin genişlemesi sırasında gerçekleşen ve daha da ileriye götürülebilir olan o tabloda Müslümanlar kendi kültürlerini güçlendirip ve siyasi amaçlarını birer birer gerçekleştirirken, diğer dinlerden olan insanları mazur görüp Dar’ul İslam’da yaşamalarına izin veriyorlardı. Hristiyan batı kültürünün devam edegelen süreçte büyük atılım gerçekleştirerek oluşturduğu kültürel ortam, İslam kültürüne mensup insanların fundamentalist bir yaklaşım sergilemesine sebebiyet verdi. Çünkü geçmişe sarılıp, nostalji yaratmak Müslümanlar için şu günkü durumda merhem niteliğindeydi. Ancak bu merhem zihinleri uyuştururken gözleri ise kör etme noktasına getirdi. Fanatizm ve vahşet bu noktadan sonra devreye girdi. İlerleyen bölümlerde Maalouf şu sözleri ile düşüncemi destekler nitelikte  ‘’ Müslüman toplumu kendini güvende hissettiği her defasında açık olmayı başarmıştır.’’ (s.56.)
‘’Çinliler, Afrikalılar, Japonlar, Kızılderililer ya da Amerika yerlileri için, Yunanlılar ve Ruslar için, İranlılar, Araplar, Yahudiler ya da Türkler için modernleşme, sürekli olarak kendilerinden bir parçanın erk edilmesi anlamına gelirdi.’’  Maalouf’un bu cümlesinde açıkça görülen bir şey var, o da medeniyet çatışması. Batının bu durumu karşısında diğer medeniyetlerin takındığı durum ne olursa olsun, içlerinde her zaman var olacak bir burukluk ile yaşamlarını idame ettirecek ve bu da kimi zaman açıkça olacak şekilde kimi zaman da gizlice, bir kültür, medeniyet çatışmasına dönecek olduğudur. Sindirilmenin tehlikesini sorgulamak, böylede açıklanabilir. (s.61-62.)
Öte yandan Maalouf şunu da belirtir. Batıda bile küreselleşme sonucu, farklı bir batı kültür öğesinin varlığının yarattığı durumun şüpheyle ve kınama ile karşılandığı dolayısıyla bir batı kültürünün bir başka batı kültürünü dışlaya bilir olması bizi şu noktaya getirir. O coğrafya da ki egemen kültürün herhangi bir başka bir kültürün kendi parçasını göstermesine karşı egemen kültürün savunma durumuna geçip ona karşı pozisyon alması olağandır. (A. Maalouf’un Fransa ve A.B. D. Örneği gösterilebilir.) (s.63-64.)
‘’ Ben burada sadece radikal dinciliğin Arapların ya da Müslümanların en içten,  doğal seçimi olmadığını tekrar tekrar söylemek istiyorum.’’
Fundamental düşünceye giden bir) sürecin söz konusu olduğu apaçıktır. Bu süreç 20 yy. siyasi tarihine bakılarak anlaşılabilir.(s. 73.)  Kitabın ilerleyen bölümlerinde Maalouf başka bir pencere açar ve aidiyetleri değişkenliği hakkında bir çıkarımda bulunur, bu da zaman içinde aidiyetlerden bahsederken, öne sürerken sürece göre, farklılık göstermesi olduğudur. (s. 86.)
Amin Maalouf’un dikey, yatay ayrımı dikkat edilmesi gereken bir nokta. Bu ayrım ise şu şekilde; dikey farklılıklarımız iken yatay ise benzerliklerimizdir ve dikey mirasın ön plana çıkarılmasının nedeni olarak ise Maalouf  ‘’ Farklılıklarımızın azalması ve benzerliklerimizin çoğalması ’’ olarak görür. (s. 106.) 

Sonuç olarak kitap günümüz dünyasının bu hayret verici durumuna cevaben yazılmış bir eser Okuyucuya kattığı farklı bakış açıları mevcut ve en önemlisi okuyucuyu düşünmeye zorlaması. Bildiğimiz basit bilgileri çatışmaları, anlaşmazlıkları, geri kamışlıkları irdeleyip bir çerçeveye oturtması Maalouf’un bir başka dikkat çekici özelliği. Özetle Ölümcül Kimlikler aslı bu kitabın okuyucuya kazandırdığı en önemli şey yaşadığımız coğrafyaya farklı bakmayı sağlamış olması ve isteksiz olduğumuz sorunları iyi niyet ve dürüstlükle cevaplamaya çalışması, kitap bu açıdan son derece değerli ve dikkate değer bir çalışma.         

                                                                                                                                                                                                                                                                                

14 Ağustos 2018 Salı

Stephen Greenblatt'ın Sapması

Poggio romalı eski bir scriptor (kitaplara ilgisi buradan geliyor.) kitap avcılığı ile meşgul oluyor. 

Almanya’ da karşısına bir kitap çıkıyor.

Lucretius’un Evrenin Yapısı adlı eseri.. (De rerum natura)

Sapmanın  başlaması bu şekilde gerçekleşiyor. 


Poggio bulduğu andan itibaren tüm ilgisini ona yöneltiyor. 

Eseri eline alırken araştırır iken aynı zamanda yazarın Lucretius’un hayatını kişiliğini bulmaya çalışıyor. 
Açtığı kapılar başkalarını açmaya itiyor. Stephen Greenblatt mükemmel bir kurgu ile ilginç bir konuyu okuyucuya sunuyor. 
Sıkça başvurduğu tarihi anekdotlar özellikle bir tarih öğrencisi için paha biçilmez değerde.


Bu eser Roma’nın havası solumak için birebir denilebilir ama daha iyisi ve ilginci ilkçağdan günümüze kadar gelen eserleri ve onları yazanları anlamak için karşı koyulamaz bir fırsat çıkarması önümüze. 


23 Nisan 2018 Pazartesi

Osmanlı Askeri Tarihi - Kitap Tanıtım Yazısı




Mesut Uyar ve Edward J. Erickson. Osmanlı Askeri Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 657. ISBN:978-605-332-281-8
Onlarca yıl Avrupa’yı ve Ortadoğu’yu domine den Osmanlı ordusunun Dünya ve Avrupa askeri tarihi açısından, önemli bir yere sahiptir. Gerek bırakılan miras gerekse yapılan ilkler ve yenilikler bu görüşü kanıtlar niteliktedir. Mesut Uyar ve Edward J. Erickson’un yazmış olduğu Osmanlı Askeri Tarihi adlı kitap ise işte bu görüşten yola çıkarak Osmanlı ordusunun tarihsel süreçteki oluşumu, gelişimini ortaya koymaya çalışırken bunun yanında dünya askeri tarihindeki yerini belirtmeyi amaçlamaktadır. Öncelikle kitabın Türkçe edisyon olduğu hatırlatılmalıdır. Bu edisyonda kitabın bazı bölümlerindeki basit yerler, Türk okuyucu için değiştirilmiş ve daha spesifik konular eklenmiştir. Kitabın orijinal ismi A Military History Of The Ottomans From Osman to Atatürk’tür. Kitabın birinci bölümü olan Erken Dönem Ortadoğu Askeri Sistemi ve Osmanlı Ordusunun Kuruluşunda, yazarlar Uyar ve Erickson Osmanlı Ordusunun miras aldığı Orta Asya bozkır göçebe, İslam askeri sistemi ve son olarak Bizans askeri sistemine göz atarlar. Devamında Ordunun oluşumu ve onu güçlendiren faktörlerden bahsedilirken, erken dönem genişlemesi açıklanmaya çalışılmaktadır. İkinci bölüm olan Klasik Dönemde ise II. Mehmet çevresinde odaklanılarak Konstantinapol’ün fethine dikkat çekilmiş ve bunun yanında askeri teşkilat yapısında gerçekleştirilen reformların içeriği, önemi ve ileriye dönük sonuçlarından bahsedilirken, Kapıkulu Ocakları ve Eyalet askerlerine dikkat çekilerek Osmanlı ordusundaki yerleri belirtilmiştir. Kitabın üçüncü bölümü olan Dönüşüm ve Reform Çabalarında Uyar ve Erickson,  Ordunun 17 yy. itibariyle girdiği dönüşümden bahsetmektedir. Silahın önem kazanmasıyla birlikte,  sadece Osmanlı’nın değil tüm Avrupa’nın bir değişime girdiğinden söz edilirken Ordunun bu dönüşümde yapmış olduğu lojistik, finansal ve operatif alandaki değişikliklere göz atılır. Bu dönüşüm getirdiği en önemli gelişme olarak ise savaş düzeninin değişimi gösterilmekte olup, piyadenin öneminin arttığı vurgulanmaktadır. Dönüşümün yarattığı yan etkilerinde söz edilirken ise yazarlar, Osmanlı savaşlarda silahlı asker sayısını karşılamak için orduya dâhil ettiği levendlerden, yani paralı askerlerden söz edilir. Bu levendlerin genel itibariyle başıboş genç insanlar olduğunu ifade eden yazarlar devamında savaşın olmadığı dönemlerde eşkıyalık yaptığına dikkat çeker, öte yandan parası ödendiği müddetçe bu levendlerin yararlı olduğunu da belirtir. Sonraki safhalarda II. Viyana Kuşatması hakkında ise Uyar ve Erickson bazı görüşler dile getirirler. Bu kuşatmanın yapılan dönüşümün bir sonucu olduğunu ve askeri bakımdan bir gerileme olarak görülemeyeceğinden söz ederler. Başarısızlığın nedeni olarak ise bir dizi operatif, lojistik ve stratejik hatanın neden olduğu vurgulanmaktadır. İleriki süreçte oluşan ortamın yarattığı etkiden bahsedilirken, o zamana kadar oluşan Osmanlı üstünlüğünün sarsıldığı belirtilir. 18 yy. reformları ile ilgili yazarlar genel hatları ile bir açıklama yapmaya çalışmışlardır. Nizam-ı Cedid’e giden süreçte yapılan reformlar ve dönemin önemli devlet adamlarının bu süreçteki rolü hakkında bilgi verilmiştir. Nizam-ı Cedid’e gelindiğinde ise oluşum ve gelişimi bakımından bir çerçeve çizilmiş ve bu reformun başarısız olmasının nedenlerinden, Sultan III. Selim’in ve diğer şahısların etkilerinden söz edilmiştir. Dördüncü bölüm olan Hayatta Kalma Mücadelesinde ise yeniçeriliğin kaldırılması ile birlikte oluşan ortamda meydana getirilen yapının Osmanlı’da modern ordunun ilk temsilcisi olarak görülebileceği belirtilmiştir. Bunun yanında 19 yy. ortalarından itibaren savaşlarda yaşanan hezimetlerin nedenlerini açıklamaya çalışırken, bu yenilgilerin yanında açılan askeri okullar gibi pek çok reform dile getirilmiştir. Beşinci bölüm olan Sonun Başlangıcında ise Uyar ve Erickson Rus harbinden I. Dünya Savaşı’na Giden süreçte gerçekleşen reformları ve olayları incelerken, yapılan reformların ileriye dönük etkileri hakkında görüş belirtmiştir. Ordunun hantal yapısının değiştirilmesi, kurmay subay sınıfının oluşturulması gibi yeniliklerden bahsedilirken Dünya Savaşı’na doğru giden süreçte Osmanlı ordusunun geçirdiği teknik değişime ve bunun yanında siyasi gelişmelere odaklanılmıştır. I. Dünya Savaşında ise ordunun varlığı hakkında, Enver paşa etrafında şekillenen olayları ve cepheleri değerlendirerek kurtuluş savaşına giden süreç anlatılmaya çalışılmıştır. Kitabın son bölümü olan Sonuç bölümünde ise Osmanlı Ordusu 17 yy. itibariyle yapmaya başladığı reformları incelenirken bu reformların başarısız veya devamlılığın olmamasını açıklanmaya çalışılmıştır. Diğer yandan değinilen bir başka konu ise ordunun yaptığı yenilikler ve ilklerden bahsetmek olmuştur. Dünya askeri mirasına bulunulan katkılardan ve Avrupa askeri mirasına yapılan etkilerden söz edilirken, Osmanlının Dünya askeri mirasındaki yeri açıklanmaya çalışılmıştır. Kitabın kaynak kullanımında ise genel bir askeri tarih olduğu için doğal olarak ikincil kaynaklardan yararlanılmış, Osmanlı arşiv belgelerinden ise, bazı alt başlıklarda istifade edilmiş. Bunun yanında güncel çalışmalar dâhil edilerek kaynak zengin tutulmaya özen gösterilmiş. Esere eleştiri olarak sunulabilecek şeyler arasında dipnot eksikliği söylenebilir, eleştiri olarak görülebilecek bir başka şey ise tarihi süreç işlenirken stratejik, lojistik, operatif ve taktiksel konuların çok az işlenilmiş olması, okuyucunun bu eksikliği görmesine neden olmaktadır.

Tüm eleştirilerin yanında bu çalışma Osmanlı ordusunun kuruluşu, gelişimi ve dönüşüm safhalarını netlikle belirtirken genel itibariyle askeri tarihini değil kurumsal tarihini yazmaya çaba göstermiştir. Kitap bu açıdan son derece önemli ve dikkate değerdir. Bunların yanında askeri tarih alanında özellikle Osmanlı mirası alanında yapılan çalışmaların azlığı nedeniyle de bu kitap ayrı bir önem taşır. Öte yandan konunun uzmanı kişiler tarafından okunması kişiye farklı açılardan bakma imkânını verecektir. Özetle Uyar ve Erickson kitabın Türkçe edisyonunda başarılı bir çalışma sunmuş ve Osmanlı askeri tarih yazımına da önemli bir katkıda bulunmuştur.

24 Şubat 2017 Cuma

Fernand Braudel - Akdeniz - Adriyatik

F. Braudel Akdeniz: Adriyatik, Sicilya


                                                         
         Adriyatik tanıtmadan önce değinilmesi gereken başlıca şey onun önemi olacaktır. Adriyatik uzun yıllar tarih sahnesinde önemli bir faktör olarak yer almıştır. O, İtalyanlar için kader, Türkler ve Almanlar için girilmesi ve fethedilmesi gereken yer olarak anılmıştır. Akdeniz’in en karmaşık coğrafyasına sahiptir. Braudel’in değinmek istediği başlıca hususlardan biri savaşlar değil, bu bölgelerin insanlarının hayatlarını nasıl devam ettirdikleri ve bu devam ettirişe etkisi olan faktörlerin neler olduğudur.
    Adriyatik
       
 

Akdeniz ‘de ki alışılmışa gelen geniş deniz değil de aksine uzun bir deniz olan Adriyatik adeta yapay bir izlenim vermektedir ki bu, Adriyatik’in haritadaki görüntüsüne bakarak çıkarılabilir.  Kuzeyinde ise uğruna çok mücadeleler verilen, Trieste körfezi bulunmaktadır. Braudel körfezin öneminin sadece stratejik değil aynı zaman kültürel açıdan da önemli olduğunu söyler. Trieste körfezi uzun yıllar Avusturyalı Arşidüklerle İtalyanların mücadele alanı olmuş bir ticaret körfeziydi. Doğusunda karstik bir yayla olan Dinar Alpleri bulunuyordu. Adriyatik’in aşağı yani burun kısmında ise Linguettta (Arnavutluk) burnu yer almakta. Karşısında Otranto olan bu giriş, Otranto kanalı olarak bilinmekteydi. Otranto kanalı genel olarak dardır, (72 km ) ki bu bilgiye ticari haritalarda ulaşılabilir. Braudel burada ayrıca ticaretin işleyişinin burayı canlı tuttuğunu söylüyor ve bununda cazibe merkezi olmasında etkisinin olduğunu. Braudel ticari bir örnek vererek Kefalonya gibi yunan adalarından getirilen eşya ve gıda,  istenen rüzgârlar olursa ticari bir geminin bu kanalı bir günde geçebileceği varsayılabilir. Bu bilgiyi Braudel denizci belgelerinden (harita) çıkarırken aynı zamanda coğrafi ikliminin sadece savaşlara değil aynı zaman da ticareti nasıl etkilediği ortaya koyar.
        Braudel buranın stratejik önemi elbette çok yüksek olduğunu ama Linguetta burnunun hemen ilerisinde bulunan Korfu kadar olmadığını söyler. Korfu’nun gerçek bir karakol görevi üstlenmiş ( uzun yıllar İtalyanlar burayı gerçekten de Osmanlı’ya karşı bu görevle elinde tutmuş) bir yer olduğu dağlarla çevrili, kale içinde kale olan bu yerin her ne kadar da güvenilir gibi gelse de İtalyanlar, altın yaldızlı kadırgalarına daha çok güvendiğini varsayar.
       Metinden anlaşılacağı üzere Braudel sadece buranın öneminin birçok noktaya değindiğini ve uzun yıllar burası için mücadeleler verildiğini söyler. Çıkarılması gereken şeyin ise buranın diğerlerinden farklı olarak etkisinin yüksek olduğudur.
            Venedik’in burayı sahiplenmeyi istemişlerse de bunda pek muvaffak olamamış olduğu çünkü yeri geldiğinde Türkler Avlonya’da yer ettiği,  Avusturyalıların ise Trieste körfezinde.
           Tabi burada değinilmesi gereken şey Türk korsan akımları olacaktır. (Braudel bunu ısrarla söyler.) Çünkü Türk korsanlar ileride Trieste körfezine gerçekten çok başarılı akınlar yapmış ve güçlü bir deniz gücü olmayan Osmanlı tarafından deniz gücü durumuna gelmiştir ki tarihte çok güçlü bir örneği vardır. (Barbaros Hayrettin)                                                                                                                                                       
Yazarın;
Öte yandan öncede denildiği gibi Trieste körfezi Avusturyalı arşidüklerle Venedik’in mücadele alanı olmuş ticari konusunda çok başarılı olan Venedik ayrıcalıklarında korumayı bilmiştir.
Asıl nokta ise Adriyatik’i o bölgenin insanlarının kaderi olmaya devam etmesidir aynı şekilde Tiren ve İyon denizleri gibi. Bu üç deniz, çizmenin kaderi olmaya devam edecektir. Kitaptan bu açıkça çıkarılabilir.

Sicilya

Coğrafyasından dolayı dar denizler hep hayat dolu olmuştu. Sicilya’da bunlarda biri sayabiliriz. İspanya’ya kadar uzayan bu sahil şeridinde olan Sicilya önemli bir ticaret güzergâhı olmuştur ve bu açıkça çıkarılabilir alternatif yollar dizisi. Braudel’in önemi ısrarla belirttiği şey ise buranın yaşam dolu oluşu ve bu doluluğun ticarete etkisidir.
 Bu söyleme gösterilebilecek en güzel örnek Hıristiyan ve Müslüman tüccarların kullandığı güzergâhlardır. Hıristiyanlar tüccarlar Sicilya’yı daha etkin bir şekilde geçerken Müslüman tüccarlar daha az kullanmayı seçmişlerdir. Bunun sebebi her geçişte vergi niteliğinde para vermeleridir.
Diğer taraftan Sicilya’da ciddi göç olayları yaşanmıştır. Uzun yıllar boyunca karşı tarafa geçmek isteyen insanlar, hep büyük zorluklarla karşı karşıya gelmiştir. Sert akıntılar her zaman bu işe kalkışan insanların bir numaralı sorunu olmuştu. Yazarın ısrarla belirttiği gibi coğrafya faktörü gerçekten de hayati önem taşır.
Akdeniz orta çağdan itibaren ikiye bölünmüş gibiydi (orta çağdan itibaren bu durum oluşuyor ve Braudel anlatımından çıkarılabileceği gibi bunda yine sadece siyasi sınır değil iklimlerinde oluşturduğu sınırların var olduğunu da gösteriyor)  doğu ve batı. Bu iki bölge her ne kadar birbirinden ayrı kapalı ve tetikte gibi gözükse de aslında her ikisi de birbiriyle ilişkide olduğunu ve ticarete devam ediyordu. Braudel’in yansıtmak istediği konu aslında burada e kadar uzak kültürler olursa olsun ama yine coğrafyanın tartışılmaz etkisiyle birbirlerine o kadar yakın olduklarıydı. Braudel tarafından ısrarla belirtilen bu denge 16. yüzyıla kadar devam ediyordu.
Bu dengeyi bozmak için 16. yüzyıl da İspanyollar batının efendileri olmaya çalışmış ve başarılı olmuştu. Hemen doğuya karşı Andrea Doria komutasında bir harekete girişen İspanyollar Tunus’u almışlardı. Cezayir’i ise ucu ucuna kaybetmişlerdi.
 Doğu tarafında kalan Girit denizi, iyon Osmanlı hâkimiyetindeydi. Doğunun efendileri olan Türkler ki bu hâkimiyet 2.Mehmet’in fetihleriyle kesinleşmişti bu sorumluluk Türklere Büyük bir görev yüklemişti Türkler Uzun süre deniz gücü oluşturmaya çalışmıştı. Uzun süre Osmanlının başta gelen sorunları haline gelmişti.
Bu iki büyük bölge sınırları tabi ki savaşlarla belirleniyordu. Bu savaşlar tarih sıralamasına göre; Trablus, Cerbe, Tunus, Bizerte, Malta, İnebahtı, Modon, Koron, Preveze’dir
Yazar coğrafyanın savaşlara etkisinin ne derece olduğunu burada bu savaş dizini ile vermekte ki bu savaşların çoğu coğrafya yüzünden kazanılıyor ya da kaybediliyor 



Siyasetin dışında

 Birbirine düşman olan bu iki bölge yani iki Akdeniz sadece sınır ve isim olarak değil fiziki, ekonomik ve kültürde de çok büyük farklılıklar var olduğuydu.
Bunlardan birinin de İtalyanlar ve İspanyollar tarafından uzun yıllar anlaşılmayan Türk gemilerinin hızı, doğunun sakin denizi ile alakalıydı ki Türklerin manevra konusunda hızı birçok belgede bulunabilir. Dönemin zengin kaynaklarına bakılırsa detaylı inceme yapılabileceğini söylemişti, Braudel. Her zaman unutulan coğrafya faktörü burada Braudel’in anlatımıyla bir kez daha altı çizilmiştir.
Ekonomik taraftan özellikle 16 yy. da büyük olayla yaşanmış ucuz gümüşün gelmesiyle dengeler alt-üst olmuş ve değişmişti. 13 yy. dan  itibaren oluşan doğunun üstünlükleri birer birer kaybolmuştu.  
Yazarın da değindiği gibi uzun yıllar boyunca doğu hep bundan payını alma güdüsü içinde kendisini bulmuş ama ithal etmekten öteye geçememiştir ki yazar bu olayın yaşanmasının sadece ekonomik olarak değil kültürel dengeleri de değiştirdiğine işaret eder.

Bu olaylar zorunlu bir birlikteliği doğurmuş ve e geliştirmişti. Doğu ithal eden Batı ise ihraç eden görevlerine bürünmüştü. Metinden de anlaşılacağı üzere uzun süreden beri gelen ekonomik ve kültürel sorunlar her zaman bu iki bölgenin var olduğu içten içe insanlığa söylüyordu.




Bölüm ve Yazar Hakkında Görüş

Braudel Adriyatik ve diğer bölgeleri anlatırken her zaman coğrafya faktörünün etkisi göstermişti. Buradan Çıkarılması gereken şeyin ise coğrafya denilen faktörü ne kadar önemli olduğuydu. O faktör savaşlara, ticarete, insan yaşamlarına kadar her şeyde etkisini söz ettirmişti.
Yalnız insanlık tarih yazımımdan itibaren bu faktörü atlamış sadece önemli insanlar ve sonuçlara odaklanmıştı. Bu da birçok olayın anlaşılmasını zor kılıyordu ki insanlık uzun süre bunu anlamamıştı
Adriyatik gerçekten de tarihte uzun süreden beri gelen olaylar silsilesinde her zaman yer sahibi olmuş önemli bir denizdi. O çizmenin kaderi, ticaretin göbeği, herkesin muazzam derece önem verdiği bir denizdi.
Genel olarak ‘’Akdeniz’’ kitabına bakıldığında sadece Adriyatik ve Sicilya değil bütün Akdeniz coğrafyasının etkisi bölgenin insanları profilini, yaşam standartlarını nasıl devam ettirdikleri konusunda tartışılmaz derece de büyük önem arz eder.
Değinilmesi gereken başka konu ise Braudel’in kaynakları kullanımıdır. Bu konuda Braudel üslubunda olduğu gibi yine çok çeşitli bir yol izlemiş sadece tarihi belgelere değil haritalara ve en başından değindiği gibi coğrafya ya, bu faktörün eski yıllar da nasıl algılandığına, ne yapıldığına önem vermiştir.




                                                                                              





9 Ocak 2017 Pazartesi

Peynir ve Kurtlar Kitabı Üzerine Yazı Denemesi

   
                                                                                                                                           
Giriş
Zengin olmayan ama çok yoksul olmayan bir değirmenci olan Domenico Scandella Fruili’ye bağlı Montereale’de değirmencilik yapıyordu. Halk arasında onu Menocchio olarak çağırıyordu. Menocchio, kasabasında bazı önemli görevlerde bulunmuştu ve bu yüzden insanlar arasında tanınan bir statüsü vardı(ki bu özelliği ona tartışmalarında bir giriş anahtarı sunuyordu.) 
Onu diğer insanlardan ayıran bir diğer özelliği ise okuma ve yazma bilmesiydi. Bu nedenle sık sık yaptığı şeylerden biride kasabasındaki insanlarla tartışmasıydı. Menocchio kitapta da görüleceği üzere pek çok kere tartışma ve vaazlarda bulunduğu dönemlerde engizisyon mahkemesi tarafından soruşturma açıldı 
Menoccho ilk sorgusuna çıkarıldığı sırada tavsiyelere uymadan mahkemeye birçok düşünce sundu. Bu düşünceleri çok farklı ve alışılmışın dışında olan şeylerdi. Hz. Meryem’in bakire olmadığı, İsa’nın tanrısal bir gücünün olmadığını ve onun bir insan olarak öldüğünü ayrıca bütün insanlığın günahları için ölmediğini, bütün inşaların eşit sayıldığını ve Hristiyan olmasa bile cennete gidebileceğin, belki de en ilginci olan evren kuramı ise evrenin bir kaos sonucu oluştuğuna tıpkı bir peynirin sütten yapılışı gibi ve içinde kurtların oluşması gibi ve bu kurtların melekler olduğu gibi düşüncelere sahip olan Menocchio mahkemenin ilgisi aşırı derecede çekmeyi başarmıştı.

Vakanın Oluşu Sırasında Durum Nasıldı? 
Az önce söylenen fikirlere değinilmeden önce yapılması gereken şey dönemin durumunun ne olduğu açıklamaktır. Çünkü Menocchio vakası iki büyük olay sayesinde olabilmiş ve yaşanmıştır. Birincisi kitapta önsözde belirtildiği gibi matbaanın icadıdır. Matbaanın bulunmasıyla birlikte Menocchio gibi insanların kitaplara erişebilmesini daha da olabilir kılmasıydı.
Yazarın metinde belirttiği gibi birçok kitap aldığı görülen Menocchio bunları okumuş ve yorumlamıştı. İkinci büyük olay belirtildiği üzere reformun yaşanmasıydı ki bu Menocchio gibi fikirleri olan sıradan insanların düşüncelerini açıklamasına olanak sağlıyordu. Mahkeme kayıtlarında da görülen bu durum Menocchio’nun düşüncelerini tavsiyelere uymadan açıklamasının izahtı olarak söylenebilir.
Burada önemli olan başka bir husus ise kilise o zaman ki durumuydu. Reform ile zaten zor duruma düşmüş kilise yönetimi en küçük olayları bile es geçmiyordu. Öte yandan mali açıdan çoğu toprağı elinde bulunduran kilise yönetimi bu konuda güçlüydü.(ki bu Menocchio’nun sözlerinden çıkarılabilir bknz: ‘’ Her şey papazlara ve kiliseye ait, onlarda yoksulları eziyorlar, yoksullar tarlayı kiralayıp çalışsa, bu tarlalar da kiliseye, bir piskoposa ya da kardinale ait oluyor.)
 Menocchio gibi bir insanının da zaten engizisyona karşısına getirilip sorguya alınması, Kilisenin ve Papalığın itibarına karşı bir duruş olarak görülmesiydi. Metinden de anlaşılacağı üzere Menocchio vakası böyle bir ortamda meydana gelmişti.
Fikirlerinin Oluşumu
Menocchio gibi kasabaların birinde yaşayan bir değirmencinin nasıl böyle bir duruma geldiği sorusu çok farklı cevaplanması gereken soruları önümüze koymaktadır. İlk sorulması gereken soru ise daha önceden kitapta belirtildiği gibi Menocchio’nun hangi kitapları okuduğudur
Metinde görüleceği üzere Menocchio nun okuduğu ya da okuduğu sanıldığı birkaç kitap listesi görülür, bunların hangi fikirlerine nasıl etkisi olduğu bunları hangi düşünceyle harmanladığına bakıla bilinir.
II. Fioretto della Biblia: Bir İncil versiyonu olan bu kitap Menocchio’nun İncil ile görüşlerinin oluşmasını sağlayan başlıca kitaptır. İsa’nın bir insan olduğunu ve babasının Aziz Yusuf olduğudur. Başka bir düşüncesi ise İsa’nın bir insan olarak öldüğü ve tüm insanlığın günahları için ölmediğidir.
Historio Del Guidicio: Anonim bir şiir olan bu parça Menocchio’nun tanrı tanımı yaparken kullandığı başlıca kaynaktır. Şiirde bir meleğe soru soran tanrının onu sevmediği söyler melek ise onu görmediğini tanrı bunun üzerine aç olduğu zaman doyurmadığı üşüdüğü zaman ona giyecek vermediği gibi bir komşu tanımlaması yapar. Menocchio bunun üzerine tanrının her şey olduğu gibi bir panteist bir yaklaşım sunar(ki kitapta da görüldüğü gibi bununla ve birkaç söylemle ileride çelişecektir.)
II. Cavallier Zuanne de Mondavilla: Seyahat kitabı olan bu eser, Menocchio tarafından dünyadaki başka ırkları tanıması ve onlarında acıların ve olayların içinde bulunduğu düşüncesini kazanmasını sağladığı düşünülebilir, öte yandan peynir ve kurtlar kitabında yazarın da kitap listesini verdikten sonraki kısımlarda söylediği gibi buralardan alıntı yaptığı açıkça görülebilir.
Decameron: Boccacio tarafından yazılan bu eserle ilgili olarak Menocchio’nun tüm insanların eşit olduğu ve aynı dinde kalabileceği gibi bir düşünceyi kazanmasın da etkisi olduğu varsayılabilir.
Kitapta da anlaşılacağı üzere yazarın ısrarla değinmek istediği başka bir konu ise Menocchio’nun sadece yukarı da sayılan kitaplarla düşüncesini şekillendirmediği yaşamın da gördüğü olaylarla, gündelik yaptığı işlerle gibi faktörlerle oluştuğu unutulmamalıdır. Daha da detaya inilecek olursa Menocchio nun bu kitaplardan aldığı bilgiyi yorumlaması ve bunun etrafında kitapta da değinildiği gibi o ‘köylü mistisizmi’’ gibi değişik ve görülmeyen faktörle oluştuğu unutulmamalıdır. Bu düşüncelere en güzel örnek ise evren kuramını ortaya atarken yarattığı o müthiş metafordur.
Menocchio bu fikirlerini söylerken hep kendi deyimiyle ‘kıvrak zekâsına güvendi. Bu lafından anlaşılacağı üzere Menocchio mahkemeyle sorun yaşamış diğer insanlardan farklı olarak, akıl varlığını ve bunun güveniyle düşüncesini açıkladığı varsayılabilir(kitapta da değinildiği gibi mahkeme kayıtlarında Menocchio aklına güvendiği ve kıvrak zekâsını çoğu defa vurguladığı görülür.) 

Mahkeme Sırasında Menocchio
Değinilmesi gereken başka bir konu ise Menocchio’nun mahkemedeki hali ve tavırlarıdır,  zira çok defa çelişkiye düştüğü ve mahkeme tarafından da çok defa sıkıştırıldığı, kitapta da görülür.
İlk mahkemesinde ki tavırları her ne kadar cesurca olsa da ve düşüncelerini söylese de gösterdiği duruş ile bazı açıklar vermişti. Kitapta da görüldüğü gibi çok defa soru sorulduğunda ‘’bilmiyorum’’ ya da hatırlamıyorum’’ gibi bulanık cevap verdiği görülür.
Öte yandan mahkeme başlarında oğlunun yapmasını söylediği ama onun es geçtiği mektup yazmayı üç ay sonra tekrar yapması, onun mahkemeden af dileme sürecine girdiğini gösterir.
Mahkeme tarafından verilen müebbet hapis cezası, onun yazdığı mektupla ki bu mektupta ailesine bakması gerektiği söyler, bu sayede müebbet hapis cezası 2 yıl sonra Montereale de kalmasına müsaade edilir.
Serbest Bırakıldıktan Sonra
Menoccchio mahkemeden sonra ilginç bir şekilde kilise yöneticiliğine veriliyor ki bunda yeni atanan papaz arkadaşının etkisinin olduğu anlaşılıyor. Menocchio biraz pişmanlıkla da olsa işlerine devam ederken yeniden tarla kiraladığı görülüyor.
Tam on beş yıl böyle geçerken, engizisyondan izin alıp Udine’ye gitmesi onun için sonun başlangıcı oluyor. Burada önceden tanıdığı olan Lunardo  Simon adında bir adamla karşılaşıyor.Kısaca sohbet edilmesi ve Menocchio’nun olgunlaşmş düşüncelerinin ortaya çıkması Lunardo tarafından  ihbar edilerek karşılanıyor.
Zaten engizisyon tarafından izlenen Menocchio bu ihbardan sonra tekrar mahkemeye çıkarılıyor ki artık daha yaşlı ve halsiz olması onun için çok kötü bir etki bırakıyordu.
Menocchio artık iyice yaşlanmış ve halsiz durumdaydı kitapta da görüleceği üzere ikinci mahkemesin de artık pişmanlığı gözle görülür biçimde artmıştı

İkinci Mahkeme
15 yıl sonra tekrar mahkemeye getirilen Menocchio artık daha da af dilercesine cevapları mahkeme kayıtlarında görülüyordu. Mahkeme tarafından ikinci bu sefer daha da sinirli ve saldırgan biçimde sorgulanan Menocchio yaşlılığında verdiği etkiyle artık kaçamak cevaplar veriyordu.
Hatta o kadar ki kitapta görüldüğü üzere istenilen cevapları vermediği için işkence yöntemine bile başvuruluyor. Menocchio bunca acıdan sonra sadece bir isim veriyor o da Fruili derebeyi idi.
Menocchio mahkeme kararıyla artık  ikinci kez günahakar ilan ediliyor.Bu karardan sonra sorgusuna devam edilirken, bu olay tüm italya’da duyulmuş hatta papanın bile kulağına gitmişti. Bunun üzerine papanın Menocchio’nun idamını istediği ve bekletilmemesini söylediği kitapta da görülmektedir. Yaşlı bir adam olan Menocchio için idam kararı veriliyor ve en kısa sürede cezası infaz edilerek Menocchio idam ediliyordu.


Kitap Ve Yazar Hakkında Görüş
Yazar Carlo Ginzburg’un belkide bu kitapta değinmek istediği önemli konulardan biride Menocchio’nun farklılığı ve olayın kendisiydi. Yaşadığı toplum itibari ile sevilen ve sayılan Menocchio kitaplarla ve kendi günlük yaptığı işlerle yarattığı bu dünyasında aslında çok farklı bir pencere sunuyordu bizlere.
 Bunun anlaşılması için yazar Carlo Ginzburg tarafından çokça açıklanan bu köylü dünyası,  sadece kitaplarla değil, sıradan Fruilili değirmencinin yaşamından aldığı etkilerle yarattığı bir dünyaydı.
Menocchio dinden aldığı temel iile sadece din konusunda düşünceleri ile yalnız kalmıyordu. Bir tür sınıf bilinci ile düşüncelerine düşünce katıyordu(bknz: kilise ve papazların mal varlığı ve Latince konuşulmasının yoksul insanlar için eziyet olması, çünkü bunun için avukat tutulması gerekiyordu.)
Okurlar için çıkarılması gereken başlıca şeylerden biri Menocchio’nun sıradanlığı ama aynı zaman da çok faklı olması idi. Kasabasında ki insanlardan farklı olması ama bunun sınırlar dâhilinde yaşanması idi(kitap okuması vb.)
Menocchio’nun kendi yaşamı itibari ile kesinleştirdiği bir şey varsa oda şu idi ‘’İlginç olan her şey karanlıkta geçer. Hiç bilinmez  insanların gerçek hikayesi.’’